Üyelik Girişi
Takvim

Zaman zaman yeni yazılarımı eklemekteyim. Arada bir uğrayın, kontrol edin lütfen.

Levent Tokuçoğlu

(Celâl Odağ’ın ellerinden öperim)

 

      

 

Adamın elinde bir kitap, kitabın içinde bir adam: Ervin. “Ayyaş” Ervin. Altmış beş yıldan fazla bir süredir kitaptan doğru bize, diğerlerine, türdeşlerine seslenip durmakta.  “Sesimi duyan var mı!?”

Öyküsü de, yitimi de, yıllardır kitabın sayfaları içerisinde kalakalmış. Türkçe’de  ilk basım yılı 1971. Bu basım, kitabı elinde tutan adamın babasına ait. (Ne güzelmiş o zaman kitaplar. Karton, sağlam, kalın bir kapak, onun da dışında pırıl pırıl basılmış bir kalın kâğıtlı bir dış kapak. Albenili. Al beni diyor.)  Edindiği bir çok şey gibi, bu kitap da babasından tevarüs etmiş; duruşu, bakışı, içişi, hüznü, kabuklular familyasından oluşu gibi, kitap da...

İkinci basım 2012’de yapılmış. Kapak tasarımı, çevirmeni, yayın evi değişmiş; ama, kitabın içerisindeki adamın anlatısı sanki her zaman, her dilde cariymiş gibi. Sanki Ervin ölmemiş de, kişisel öyküsünü ve ölümünü biteviye anlatıp durmakta birilerine (bize? bana?). Hani Bob Dylan’ın bir şarkısı var ya: “One more couple coffee for I go”:  “Yola düşmeden önce ver bir kahve bakem”; Ervin de yola çıkmadan önce, ya da yoldan çıkmadan önce, bir domuz sıkısı kadeh daha istemekte.

 

Müzelerdeki sinevizyon programlarında olduğu gibi, kitabın sayfalarını açtığınız anda başlıyor ses. Kapağını kapatsanız da bir süre daha yankılanıyor kulaklarınızda, zihninizde.  Anmaktan, anlatmaktan bıkmayacak gibi. Ta ki, anlaşıldığını, birilerinin onu anladığını hissedene, kabul edildiğini, ve –umut bu ya- sevildiğini bilene dek.  Müzelerdeki herkese, her zaman, her şekilde değişmeksizin kayıttan sunulan sinevizyon gösterimlerinden farklı yanı; her anlatımında birden çok şeyin anlatıdan çıkmış, veya dahil edilmiş, ya da büküme, çarpılmaya uğramış olmasıdır...

Bağımlılık hep daha aşağıya, daha derine doğru giden bir grafik izler. Bazıları bunu “dibe vurmak/ dibe çakılmak” olarak isimlendirir. Kimi bağımlı ve bağımlı yakınları, bu en kötü evrenin iyileşme, değişim için; gerçek kendiliğin ortaya çıkması, küllerinden –yeniden-doğuş için,  gerekli olduğunu belirtirler. Fakat, bu dip tanımı çokça özneldir. Hem kim için dip? Hem bazıları o en kötü evreye çökelmeden evvel de düzelme sanşına sahip olabilirler. Ya da bazıları, o evreye gelmeden, bir kaza ile, bir hastalık ile çoktan yitip gitmiş olabilirler. 

Bağımlılığın tanımı her bir birey için farklılıklar içerse de, yönelinen bağımlılık nesnesi kişiye göre değişse de; bağımlılık örüntüsü pek değişmiyor. O nesne ile, bağımlılık nesnesi ile olan ilişkisinde kişinin giderek, girdaba kapılır gibi aşağı çekilmesi ve o girdapta boğulmasıdır bağımlılık.

Bu çöküşün, çöküşlerin öyküsü her daim süreceğe benziyor. Siz anlatmaktan vazgeçmeyin. Hem, bazı anlatılar o denli yüreğe dokunur ki, sanat eseri olur çıkar ve kötücül genler yanısıra, bir umut kaynağı olarak, onlar da tevarüs edilirler bir nesilden diğerine.

Ama, kurtuluştan sonra da deneyimlerinizi dillendirme şansınız varsa ki, var; bu yol daha bir iyi.

Alkol ve diğer uyarıcı/uyuşturucu maddelerin tüketimi ya da deneyimlenmesi süreci;  kendimize doğru gitmiyor; kendimizden ve herkesten “gizleniyoruz” sanki. Gizlendiğimiz aslında gerçeklik denen olgunun tam kendisi. Perde arkasına saklanıp ta, ayakları görünen çocuklar gibi..  İyileşme ise, saklanma sürecinin yerini, açığa çıkma, örtüden sıyrılma sürecinin almasıdır.

Örtüden sıyrılma süreci; iş isteyen, gayret isteyen bir çabadır. Heidegger’in deyişiyle: Şiirdeki sözcüğün, tapınak ve heykellerin bünyesindeki mermerin görünür, anlamlı hale gelmesi, getirilmesi işidir.  Perde arkasına gizleneni, erişilmez, kapalı duranı, şimdiye getirme; burada ve mevcut olan haline getirme işidir.

Adsız destek gruplarında sıkça başvurulan bir yöntemin, kişinin kendi yaşantı ve deneyimlerinin anlatılması, grupla paylaşılması yönteminin, bellek araştırmalarında ulaşılan son bulgularla ne denli bağlantılı olduğundan ve çoğu zaman bozulmuş bellek işlevlerinin umut da verebileceğinden bahsedeceğim.

Bağımlı, yaşantıladığı olumsuzluklar nedeniyle, kendine ve bağlantıda olduğu kişilere karşı kırgınlık içerisindedir. Utanç, üzüntü, esef, içerleme, kırgınlık, kızgınlıkla; kayıp dolu anlarla dolu bir anı toplamından, anımsanması bile acı veren bu bellek çöplüğünden arınmanın bir yolu var: Anlatmak, yeniden anlatmak! Samimiyetle ama!

Destek gruplarındaki anlatımlara, tedavi sürecindeki olumlu değişimlerin de eşlik etmesiyle birlikte; bellek, geriye dönerek, o an’ı, o anıyı her seferinde yeniden yazadurmakta. Yaşanmış olanlar, bugün yeniden betimlenmekte. Bugünün duyumları, bugünün beklenti ve düşünceleriyle, geriye dönük olarak, öznel tarihimiz yeniden yazılmakta! Bu bana çokça umut verici geliyor. Zira, bağımlılının üzerindeki en büyük ağırlık, kayıplarından da ziyade, yaşadıklarına dair anımsadıklarıdır. Bak; belki yitip giden onca şeyin telafisi olmuyor ama, olumlu yeni yaşantı ve deneyimlerle, bellek çöplüğünde ciddi bir temizlik yapılabiliyor; anılar, yeniden oluşturulup, bugünün üzerinde oluşturduğu acı veren, kısıtlayan etkisinden giderek uzaklaşılabiliyor. İyi haber!

Ryan Kemp’in fikirlerinden yola çıkarak; bağımlı, bağımlı yakınları ve bağımlılık alanında çalışanlar için yararlı olabileceğini sandığım bir kaç başlığı aktarmak isterim:

*Anlatın! Halk arasında da kullanılır acı yaşantıların akabinde. Anlat, rahatlarsın denir.  Anlatmanın taşıdığı gizlenmeme halinin olumluluğu yansıra; her anlatışta, olumlu deneyimleri de yanına alan belleğin, anıları geriye dönük olarak bir daha yazıyor olmasına ve o anıların acı yükünü azaltmasına yarayacaktır. Bağımlılık alanında çalışanların ise, Edip Cansever’in Masa’sı gibi olmaları gerektir ama! Zira, o masaya, masanıza ne çok yük konacaktır. Bir iki sallanıp durabilirsiniz, ama bana mısın, dememeli.

*Anlatın! Anlatınız olsun ama önce anlatacak. Anlatınızı anlatın. Bakarsın, “kardeşin duymaz, eloğlu duyar”.

*Anlatın! Bir dinleyen olarak, geçmişin anılarının, örselenmiş ne varsa işlenmesinin, umudu beslemenin önemini unutmayın! Çocukken, bir yerinizi  çarpıp, canınız yanıp ağladığınızda, anne babanızın “gel bir öpeyim, geçsin” dediğini ve o öpüşle birlikte acının dindiğini unuttunuz mu!

*Umudu besleyin! Umut kapıları kapandığında, karanlıklara düşmek kolaydır. “Umut fakirin ekmeği. Ye Memed ye”. Ölçülü ve gerçekçi dozlarda umudu beslemeli.  Ve sabırla bekleyin. Atılan tohum, bir günde yeşermez, gövermez öyle. “Gecenin yastığı taş olmadan, gündüzün işi aş olmaz” derdi rahmetli annemiz; sabır ve emeğe göndermede bulunurken.

* Sevginizi esirgemeyin. Psikoterapilerin temelinde “hımm... hımmm...” deyip kafa sallamak, teknik tanılarla kişiyi yaftalamak değil; insana insan gibi değer vermek ve kendisine değer verildiği hissini hissettirebilmek; kişinin gerçek kendiliği, yetileri devreye girene dek, destekleyici olabilmek gelir. İyileşme ise, kişinin kendisini –yeniden- sevebilmesini öğrenme sürecidir aslında...

*Yalan söylemeyin. Yalanlar duyacaksınızdır.  Ama bu, belki gereksinimden, kendilik değerinin ayakta tutulması çabasından kaynaklanan bir çarpılmış sunum olabilir. Hüzün vericidir ki, bu “yalanlar” kişinin hakikâtlarıdır çoğu zaman. Ağır yüzleştirmeler, aşağılamalar yerine; akıllı, akılcı bir tutumla, temkinle süreci sürdürün.  (“Lavinia”da ne güzel der Özdemir Asaf: “Yalanlar istiyorsan, yalanlar söyleyeyim. İncinirsin, yine de sen bilirsin”)

*Dirayetli ve soğukkanlı olun! Suçlanacak, itham edileceksinizdir bazen. Durun! İki tepkiselden, iki dürtüselden hayırlı bir sonuç çıkmaz. İki yarım, sadece matematikte 1 eder! “Kitap ile, iş ile, tırnak ile, diş ile, umut ile, sevda ile düş ile” dayan diyor Ahmed Arif; “Gör, nasıl yeniden yaratılırım”.

*Dayanın! Zordur sabır. Ama, birlikte olduğunuz ya da, sağaltımında görev aldığınız kişinin tepkileri sizden ziyade, sizin temsil ettiklerinize karşıdır. Aktarım denen bu yaşantı, kişinin yaşamının ilk yıllarında birlikte olduğu kişilerle ve/veya, bozulmuş yakın ilişkilerle, toplum tarafından reddedilip dışlanma, içten içe yaşanan hicap ile ilgilidir umumiyetle. Doğrudan, bire bir tepki vermek ya da paketleyip görmezden gelmek yerine, tepkiyi anlamaya çalışın. Dayanır, anlamaya çalışırsanız, size engel olmak yerine,  süreçte müttefikiniz bile olabilir bu tepkiler.

*Yargılamayın. “İlk celsede” ipini çekmeyin kimsenin.  Çoğu zaman, “dümdük” derler dediklerini; dümdük!  Ama yanlış zaman ve yerde!  “Kitabın cildine, kapağına, kitap arkasında yazarın arkadaşlarının yazdıklarına” bakmadan, ön yargısızca elinize alın kitabı. Kula değil, yüreğinize sorun.

*Merhametli olun. Acıyın, demedim ama. Acımaktan bahseden kim! Acımak başka, merhametli bir yürek başka. Acımak tatsız, üstenci bir ifade hem.

*Rehberlik edin. Bilginiz, deneyimleriniz, aklınız, yüreğinizle. Ama akıl hocası gibi değil. Bilgece, ama bilgiççe/bilmişçe değil. Toplumdan uzaklaşan bireylerin, topluma dönecek istekleri ve güçleri oluştuğunda, bunu nasıl yapabileceklerine dair bir yol haritalarının, yön gösteren tabelaların etrafta bulunmasında fayda vardır.

Hâsılı; bağımlılık, bağımlı için de, çevresindekiler için de, oldukça çetin bir konu! Ama kırılamayacak çetin cevizlerden değil.

Pardoks belki: Dünyadaki zulmün kaynağı insan iken, şefaatin ve merhemin kaynağı da insan aynı zamanda...

İnsandan başka kimimiz var!

Yararlanılan Kaynaklar

  • Fallada H. Ayyaş. (Çev. Ahmed Arpad). Everest Yayınları, 2012
  • Kemp, R. Rock-Bottom As An Event of Truth. Existential Analysis 24.1: January 2013
  • Kemp R, Butler A., Love, Hate And The Emergence Of Self In Addiction Recovery. Presentation, Nov. 23., 2013. Society for Existential Analysis Annual Conference.
  • Odağ, C., Tokuçoğlu Eşmeli F. Ömür Boyu Sabır (Yayımlanmamış Bir Eser). 2015, Hayat Yayınları